Farkındalığın Tasavvufi Boyutu

Merhaba arkadaşlar bu yazı tamamen alıntıdır aşağı kısımdan yazının bulunduğu yere gidebilirsiniz.

Selamlar ve Saygılar, Öncelikle “Aşk” kavramını yerden yere vuran ve bu konuda polemikler çıkartan yazar ve yorumculara Mevlana’nın kendi cümleleriyle cevap vererek yazıma başlamak istiyorum. Ey Gâfil! Sen kendi şehvetine Aşk adını koymuşsun, Şu halinle o namusu ekberi soymuşsun, Aşkın asıl mânâsının altını oymuşsun, Bir bilebilsen küstahlığa nasıl doymuşsun. (Hz. Mevlana – Mesnevi ) Şehvetten Aşka giden uzun bir yol vardır. Bu yola Seyr-i Sulük demiş Mevlana. Farkındalık ise bu yoldaki ilk basamaktır ve “kendini bilmek” aşamasının temelidir. Daha önceki yazılarımızda temeline değindik ve bu yazıda Mevlana’dan , Hadisler’den ve Kuran’dan örneklerle “Farkındalığın Tasavvufi Boyutunu” ele almak istedik. İnsan bir yanılgı içindedir. Bu yanılgı ise farkıdna olmadan nefsinin onun yerine düşünmesinden ibarettir. Bilinçaltımızda birktirdiğimiz kriterler ve toplum öğretileri bizi biz olmaktan çıkarır ve ego yani düşünebilme mekanizmamızı bize sormadan yöneten bir güç (şeytan) durup dururken aklımıza vesveseler düşünceler acılar ve hayaller getirir vaadlerde bulunur. Halbuki unutumamalıdır; Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlatlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan, sadece onları aldatmak için vaad eder. [İsra, 64] Bu vaadlerde bulunmak için de yaratıcıdan izin almıştır. Evet , bize sormadan bizim düşnme mekanizmamızı yöneten şeytan bir izin ile bunu yapmaktadır. Bu mekanizmayı durdurmak ise hiç kolay değildir. Sabır ister ve uzun süre izlemeyi gerektirir. Uzun süre sabretmeyi gerektirdiğini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız ve sabrederken de (düşünceleri izlerken) huşu ve sevinç içinde yaradanın bizimle birlikte olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

“Şüphesiz ki Allah, Sabredenlerle Beraberdir.” (Bakara, 2/153) SABRETMEK Zaten sevgi ve hoşgörü insanlık, hiddet ve şehvet hayvanlık vasfıdır. Sabırlı olun zira bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl gülebilir? Aceleci olmayın! Maksada sabırla erişilir , acele ile değil. Alelade otlar iki ay içinde, kırmızı gül ancak bir yılda yetişir. Tencerede bile yavaş ve ustaca kaynayan yemek, delice kaynayandan daha lezizdir… (Hz. Mevlana) Aslında Farkındalık Uygulamalarına , Sabretme Uygulamaları da desek hiç de farklı bir şey söylememiş oluruz. Mevla’nın herşeydeki sırrı sabırdır… Acıya sabredersin adı metanet olur, insanlara sabredersin adı hoşgörü olur, dileğe sabredersin adı dua olur, duygulara sabredersin adı gözyaşı olur, özleme sabredersin adı hasret olur, sevgiye sabredersin adı aşk olur… (Hz. Mevlana) Acıyı izlersek metanet, insanları olduğu gibi kabul edersek hoşgörü, isteklerimizle olumlamalar yapıp o olumlamalarınımızın bize ulaşma süresi boyunca sabretmek dua, duyguları izlemek gözyaşı, özlemeyi izlemek hasret olur. Duyguları izlemeyi anlatırken “sevgiyi izlemek” kısmına değinmiştik.

Sevgi kötüdür ve onu parçalayıp yoketmeliyiz demiştik. Sevgiyi izlersek “AŞK” olur. Sabretmek denilince Eyüp peygamberin kıssası ve Eyüp peygamberin sabrı hemen aklımıza gelir. Kısaca bunu hatırlayalaım; Geçmiş zamanların birinde bağlarıyla ünlü Suriye topraklarında Eyüp adında zengin ve iyi ahlaklı biri yaşardı. ‘Para insanı saptırır’ derler ya, onunkisi öyle değildi; malı gün geçtikçe çoğalıyor, o da gün geçtikçe daha çok hayırsever biri oluyordu. Malın mülkün Allah vergisi olduğunu, onların bir gün hesabını vereceğini aklından çıkarmaz, dilinden şükrünü, malından sadakasını eksik etmezdi. Bir insan hem varlıklı hem ahlaklı olunca, onu çekemeyenler de elbette olacak… Bazıları şöyle diyordu: “–İnsan bu kadar varlıklı olduktan sonra elbette herkese dağıtır… Malı nasıl olsa çok..! Dağıt, dağıt bitmez ki…! Bu kadar refah içinde olan biri tabi ki iyi ahlaklı olur; ona sataşan yok, çatışan yok… Herkes ona nasıl olsa saygılı davranıyor…”

Oysa Allah, kulu Eyüp’ün samimiyetini ve Hakk’a bağlılığını biliyordu. Bunu diğer insanlara da göstermek istedi. Hem böylece Eyüp gelmiş geçmiş herkese sabrın simgesi olacaktı.

Hz. Eyüp’ün tıkır tıkır giden işleri ilk kez hayvanlarının peş peşe hastalanmaya başlamasıyla bozuldu. Kısa süre içinde koca sürüden bir tek sıska inek, bir tek kara keçi kalmadı; hepsi telef oldu. İnsanlar Eyüp’ün bu duruma ne diyeceğini merak ediyor; ağzını yoklayarak:

“–Nedir bu başına gelenler…!” diyor ah vah ediyorlardı. Eyüp peygamber yüksek ahlakından ödün vermeksizin:

“-Allah verdi; Allah aldı; her şey O’nun değil mi?” diyordu.

Eyüp Peygamber hayvanlarını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.

Belalar geldiğinde aile ve akrabalarıyla gelirmiş…! Eyüp Peygamber bir gün dışarıda işleriyle meşgul iken acı bir haber aldı. Ani bir sarsıntıyla evleri yıkılmış, tüm çocukları göçük altında kalmıştı. Yıkıntıdan sağ kurtulan yalnızca karısıydı. Hz. Eyüp’ün gözleri evlat acısından kanlı yaşlarla doldu; ama ‘sabır’ dedi.

Eyüp Peygamber çocuklarını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.

Belalar henüz bitmemişti. Hz. Eyüp’ün vücudunda yaralar çıkmaya başladı. Küçük küçük çıbanlar, gün geçtikçe büyüdü; bütün vücuduna yayıldı. Eyüp Peygamber hekimlere gitti, ilaçlar kullandı ama nafile… Yaralar iyileşeceğine azıyordu. Eyüp Peygamber’in hastalığı arttı. Artık çalışamadığı için elde avuçta ne varsa hepsini tüketti. Karısı ona bakıyor, evi geçindirmeye çalışıyordu.

Eyüp Peygamber’in yaraları çok fenalaştı. Hastalığının bulaşıcı olması ihtimaline karşı kimse onun yanına yaklaşmak istemiyordu. Eyüp Peygamber yapayalnız kalmıştı. Acı ve ıstıraplar içindeydi… Allah’a dua etmeye ve O’ndan sabır istemeye devam etti. Ama artık bırakın vücudunu hareket ettirmeyi, dudaklarını kıpırdatacak takati kalmamıştı. Bir insanın başına gelebilecek her türlü felaket ve müsibet, onun başına gelmişti ve o, tıpkı sağlıklı ve varlıklı günlerinde olduğu gibi Allah’tan uzaklaşmamış, O’na olan bağlılığını ve güvenini kaybetmemişti. Hz. Eyüp imtihanını başarıyla geçmiş ve insanlara örnek bir kul olmuştu.

Eyüp Peygamber sağlığını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.

Hastalığının şiddetlendiği bir anda:

“Ey Rabbim!” diye dua etti. Halim sana malumdur. Adını anamayacak kadar hastayım! Ey Şifa Veren! Şifana muhtacım…”

Yüce Allah, kulundan hoşnuttu. Eyüp Peygamberin makamını, katında daha da yüceltti. Ona:

“–Ayağını yere vur” diye vahyetti. Eyüp Peygamber güçlükle ayağını kaldırıp indirdi. Ayağını indirdiği yerden berrak bir su kaynamaya başladı. Eyüp Peygamber o suyla yaralarını temizledi. Yaraları kısa sürede kuruyup kayboldu; sudan doyasıya içti, içindeki dertler şifa buldu. Eyüp aleyhisselam, hastalanmadan önceki sağlığına tez zamanda kavuştu. Sağlığını kazanan Hz. Eyüp, servetini de yeniden kazandı. Böylece o, refah ve sağlık içindeyken Allah’ı unutmadığı gibi, yoksul ve hastalıktayken de O’na küsmedi, isyan etmedi. Böylece Eyüp aleyhisselam, Allah’ın sadık ve sabırlı bir kulu olarak tarihe geçti.

Bu kıssadan da anlaşılacağı üzere Sabretmek ve İsyan etmemek birbiriyle eşanlamlıdır. İsyan etmek bizim şeytana uyduğumuzun en büyük göstergesidir. Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Allah size sevdiğiniz (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz. (Peygamber’in verdiği) emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkârdır. (Kuran, 3-152) İsyan etmek gündelik farkındalık öğretilerine uyarlandığında; “Olmuyor işte” “Başaramıyorum” “Sıkıldım” “Yeter artık” gibi cümleler sarfederek isteklerimizin ulaşmasını engeller. Kuantum fiziğinin ışığında bilim adamları maddelerin aslıdna gerçekte varolmadığını sadece düşüncelerden ibaret olduğunu lanıtlamıştır. Sizler aslında tüm gerçeklikleri istiyorsunuz ve oluyor. Fakat bu oluş “kün” olarak Allah’ın bir anda gerçekleşen iradesi (külli irade) ile değil Teşri irademiz ile (cüz i irade) gerçekleşiyor. Siz hayrılısını istediniz ve başınıza fealketler geldiğinde unutmamalısınız ki başınımıza gelenler bizi her zaman isteğimize görütüyordur. Biz bunun altındaki sırları bilemeyiz (gayb). Üzülme! İstediğin bir şey olmuyorsa, ya daha iyisi olacağı için; ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur…(Hz. Mevlana) Teslimiyetin ilk kuralı tam da Mevlana’nın söylediği cümle ile açıklanıyor. Başımıza gelen olaylara teslim olmak. Biz neyin hayırlı olduğunu bilemiyoruz. O yüzden sadece teşekkür edip şükredebiliriz.

Hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır.. (Bakara, 2/216. Ayet) Bunun dışındaki yaptığımız yorumlar ve üzülmeler gereksizdir, biçaredir. Unutmayın; Sopayla kilime vuranın gayesi,kilimi dövmek değil,tozu almaktır.Allah sana sıkıntı vermekle tozunu,kirini alır.Niye kederlenirsin. Hz. Mevlana (k.s.) Sen trafik kazasında arkadaşını kaybettin. Üzülüyorsun. Üzülmen onları geri getirecekse hepimiz gelip senin yanında üzülelim. Bu biçare davranışın altında şeytan vardır. Herşey olması gerektiği gibi oluyor ve sen hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini unutuyor ve isyan ediyorsun. Üzülme! Dert etme can! Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan Ne mutlu sana! Elinde olmayanları söyleme bana. Elinde olanlardan bahset can! Üzülme! Geceler hep kimsesiz mi geçecek? Gidenler dönmeyecek mi? Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede Veya bir bahar sabahında k…arşına çıkmış Bil ki! Güzellikler de var bu hayatta Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin? “Hüzün olgunlaştırır” , “Kaybetmek sabrı öğretir” (Hz. Mevlana) Artık isyan edenlerden oldun ve isteklerin geri çevrildi. İşte bu noktada başka bir kapının sana açılacağını görürsün. Tevbe etmek (başa dönmek) kuantum mekanizmasını tekrar harekete geçirir ve tekrar isyan etmediğin sürece isteğin yaratıcıya ulaşır.

Bu süre tüm inanışlarda 21 gün olarak belirlenmiştir. Sen 21 gün boyunca isyan etmeyip istediğinde isteğin yaratıcıya ulaşır ve beklemeye başlarsın. Önüne ne yollar açılır senin tahmin edemediğin ve isteğine bilemediğimiz bir süre zarfında ulaşırsın. Umudunuzu kaybettiğiniz mi oluyor? Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.. “Ayağın kırıldı diye üzülme. Allah sana belki kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye kırılma, belki oradan bile bir kapı açılır. Yusuf kuyudan sultan oldu. (Hz. Mevlana) Hz. Musa (a.s.) bir münacatinda , Allah Teala’ya, Ey Rabbim, kulların içinde hangisi sana daha sevimlidir?” diye sordu. Allah Teala: “Sevdiğini elinden aldığımda bana teslim olan ve isyan etmeyen kimsedir” diye vahyetti. Hz. Musa (a.s.): “Ya Rabbi, kulların içinde en çok kime gazap edersin?” diye sordu; Allah Teala şu …cevabı verdi: “Bir işte önce hayırlısını benden isteyip bir hüküm verdiğimde takdirime kızan kimsedir.”

Allah Teala Kudsi bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Kim benim hükmüme rıza göstermez, verdiğim musibete sabretmezse benden başka bir RAB arasın”     OLDUĞU GİBİ KABUL ETMEK İnsan KÖPRÜ gibi olmalı. Nasıl ki Herkes İyi, Kötü, Zalim, Fena, Bütün millet gelir köprüden geçerde köprü hiç ses çıkarmadan darılmadan hepsinin geçmesine müsade ederse, İnsanda işte bu köprü misali herkesle iyi geçinmeli muhatabı ister Zalim ister Münafık ister Hırsız isterse Fasık olsun idare edip iyi geçinmelidir. (Seyyid Abdulhakim Hz.) Olduğu gibi kabul edemediğimizde öfkeleniyoruz ve şeytana yeniliyoruz. Nedir bu öfkeyi yapan? Bunu izliyormuyuz? Öfkelenmeyi biz mi istedik yoksa birde baktıkki öfkelenmişiz mi? Kim öfkelenmeyi ister ki? Her insan sorulduğunda kendisini iyi olarak anlatır. Kimse ben sinirliyim ben öfkeliyim böyle olmayı istiyorum demez. Ama birde bakmış ki FARKINDA olmadan öfkelenmiş. İşte en zor sınav burada veriliyor. Tepkisizlik. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem sordu: “Siz kime pehlivan dersiniz?” “Yenilmeyen kişiye” “Hayır, asıl pehlivan, kızgınlık anında öfkesine hâkim olan kimsedir,” buyurdu. (Müslim) Kızgınlık halinde öfkemize nasıl hakim olmamız gerektiğini uygulamalı olarak “chat odası farkındalık sohbetleri” yazısında anlattım. Hatalıyı Değil, Hatayı Kabul Etme! Tasavvuf büyüklerinden Şeyh Abdülkadir Geylanî k.s. sallanarak yürüyen bir sarhoş gördü. O anda kalbine kendisinin daha iyi bir insan olduğu hissi doğdu. Bu durumun farkına varan sarhoş, Abdülkadir Geylanî k.s Hazretleri’ne şöyle seslendi: – Ey Abdülkadir! Yüce Rabbim beni senin gibi…, seni de benim gibi yapmaya kadirdir.

Sarhoşun bu sözü üzerine Abdülkadir Geylanî k.s hemen başını önüne eğdi ve Allah Tealâ’dan bağışlanma diledi.

Bu menkıbeyi anlatan İmam Şa’rânî k.s. bizlere şu uyarıda bulunur:

“Ey kardeşim! İslâm’ın uygun görmediği şeyleri kabul etme. Ama bu kabul etmeme şahıslara karşı değil, işlenen günahlara karşı olsun.”

(el-Envârü’l-Kudsiyye) Biz burada hataya tepkisizlik gösteriyoruz. Hata yapan kişi için ise ; “Onlar bilmiyorlar , bilseler yaparlamıydı” diyoruz. Siz durgun olacaksınız ki karşınızdaki insan da durulacak. Ateşe odun atarsanız sadece tartışmayı alevlendirirsiniz. Verilen her cevap ve her tepki buna sebep olur. Ancak dingin olmak sorunu çözecektir. Geminin yüzmesi için suya ihtiyaç vardır. Ama su geminin içine girerse onu batırır. Gemi için su ne ise, mü’min için de dünya odur… (Hz.Mevlana) Siz hayatınızı ne kadar izliyorsunuz? Sürekli su alıyor ve batıyorsunuz. Her kaçırdığınızda gemi biraz daha su alıyor.

Bunun farkında mısınız? Bazıları soruyorlar; “Adam kötülük ile yaşıyor herkeze eziyet ediyor ama hiç başına kötülük gelmiyor ve malıda artıyor huzuruda” Kötü yaradılışlı kişi Allah’a yalvarmasın diye Allah ona dert keder vermez. Unutma firavunun başı bir kez bile ağrımadı..! (Hz. Mevlana) Siz Allah’a yarvalabiliyorsanız bunun ne büyük nimet olduğunun farkında mısınız? Size son bir uygulama tavsiye edeceğim. Bu uygualama farkındalığın son aşaması olacak. Tüm samimi kalbimle bu yazıları size yazıyorum. Ve inanın yazmak çok zor geliyor. Çünkü bunların hepsini kendiniz zaten keşfedeceksiniz. Bu uygulama ise bize şeytanın en çok vurduğu yerleri içeriyor; Bir gecenizi feda edin ve uyumayın. Işıkları kapatın karanlığa gömülün. Tüm dünya bir anda durmuş gibi sadece bir gece farkındalığı düşünün ve kendinizi izleyin. “Bir gececik uyuma, ne olur. Ayrılık kapısını çalma bir gececik. Bir gececik dostların gönlü olsun,

ne olur sabahı et bir gececik.

Bir gececik gözlerimiz seninle aydın olsun,

kör olsun şeytan bir gececik.

Dünyayı güzel kokular sarsın bütün.

Karanlıklardan ışıklar aksın ovalara.

Sofrandakiler dirilsin bir gececik.

Bir gececik uyuma, ne olur.

Ayrılık kapısını çalma bir gececik.

Bir gececik ata bin, meydana gel.

Gönüller bir gececik rahat olsun,

göğüsler meydana dönsün bir gececik.

Yeniler giyinelim biz kulların.

Musa gibi sen bir sopa al eline.

Sopa bir anda elinde yılan olsun.

Süleyman gibi sen karıncaların yanına var.

Karıncalar bir anda birer Süleyman olsun.

Ne olur, bir gececik kapısını çalma ayrılığın. “

(Mevlana Celaleddin Rumi)

94.tif

KAYNAK

Timur’la Yıldırım’ın Mektupları

Merhabalar,

Sizlere eskiden derlediğim bir yazıyı paylaşmak istiyorum. O zamanki bilgimle de Ankara Savaş’ı İslam ve türk dünyasına zarar verdiği düşüncem değişmedi. Sizlere Timur’la Yıldırım’ın mektuplarını buraya koyacağım. İnşallah sıkılmadan okursunuz iyi okumalar dileğiyle.

Timur’un Yıldırım Bayezit’e gönderdiği 1. mektubu


 Rum diyarında melik olan Yıldırım Beyazıd! Bil ki, biz kudret ve iktidarımızla insanlık aleminin en büyük kısmını tab’amız haline getirmiş bir hükümdarız. Bu görülmemiş işi, tek başımıza yaptık, senin gibi babamızdan ülkeler tevarüs etmiş değiliz. Aklını başına topla ve Kara Yusuf’la Ahmet Celayir’i topraklarından kov. Emirlerimize karşı gelen hükümdarların akıbetini duymuş olsan gerektir. Siz de o hükümdarların arasına girmekten sakının…

Yıldırım Bayezit’in Timur’a gönderdiği 1. mektubu

 Ey ihtiyar köpek, tekfur kafirlerinden daha şiddetli kâfirsin. Mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin. Osmanlı sultanlarını, Acem padişahlarına benzetme. Osmanlı askerleri de, ne Kıpçak ülkesi Tatarı gibi sıradan insanlar, ne de Hint toplulukları gibi başı boş, sere serpe avare kalabalıklar değildirler. Osmanlı askerleri, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen, Osmanlı askerlerini Şam ve Haleb (Memlûk) askerlerine de benzetmeyesin…Bu mektup eline geçtikten sonra savaş meydanına her kim ki gelmeyip kaçarsa, onun eşi üç talakla kendisinden boş olsun.

Timur’un Yıldırım Bayezit’e gönderdiği 2. mektubu

Sen kendini Allah yolunda cihad eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kâfir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymışsın. Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım. Bu cihatlar sonunda kaleler ve ülkeler feth ederek, beldeleri kurtarmakla meşgulüm. Kaldı ki bu halim, dünden daha açık ve kesindir. Bu mücadeleler esnasında, çok sayıda kişi bize itaat etmiş ve yolumuzda canlarını feda etmiştir. Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım. Bu güne kadar hangi tarafa gittiysem, kısa sürede orayı ele geçirdim. Sivas’ı da kısa zamanda elde ettim. Sen Malatya’yı muhasara ettin, dört ay elde edemedin ve geri dönmek zorunda kaldın. Sinop Kale’sini ne zamandan beridir elde edemedin. Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme. Kaldı ki Sivas’ta ele geçirdiğim adamlarınızdan durumunu anlamış haldeyim. Dolayısıyla pek çok Müslümanı rencide etmek, han ve mallarını harab etmek uygun görülmemiştir. Bu sebeptendir ki, güzel cevap vermeyi yüksek bir iş olarak bil, ülkeni harap etmekten kurtarmış olursun. Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece Frenk kâfirine fırsat vermemiş olur, biz de, Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir. Bizi ve askerimizi kâfir, dinsiz, sapık itikatlı mezhep sahibi ve çirkin âdetleri bulunmakla itham etme. Bizim askerimiz babadan ataya Müslüman ve Müslüman çocuklarıdır. Niçin hidâyete layık olmasınlar? Kaldı ki, Osmanlı’nın askerleri çoğunlukla kâfirlerden devşirme olduğu açıktır. Davamız cihangirlik olup, saltanatımız adına hutbeler okunmaktadır, sikkeler basılıdır. Müslümanların ûlü’l-emri olduğumuzda şüphe yoktur. Bizim soyumuz, İlhân-ı Âlişân’a ulaşmaktadır. Eğer samimi selâmınızla beraber iyi ifadeler içeren mektubunuz gelirse, her iki taraf arasında yumuşama ve sevgi peyda olur. Aksi halde kılıç ortaya çıkınca, kaleme yer kalmaz ve’s-selâm.


Yıldırım Bayezit’in Timur’a gönderdiği 2. mektubu

Zamanın cihan sultanı olan Timur-i Köregen (Damat), Sivas’a gelip yerleşmeyi, bizim Tebrîz’e yöneldiğimize benzeterek tuhaf kıyaslamada bulunmuşsun. Kaldı ki biz, Kefe’den Şirvan’a varıp, o ülkeye asker çıkarsak, kim mani olabilir? Kıpçak halkı sizden bıkıp usandığı için bizimle beraber olmayı tercih etmektedir. Malatya ve Sinop hususundaki iddianız da doğru değildir. Bazı sebeplerden dolayı muhasaradan vazgeçilmiştir. Yoksa bizim askerimizin azlığı veya sizin askerinizin çokluğundan dolayı olmamıştır. Kastamonu ve Karaman hakimlerinin inatları ve o sırada fırsat bulup, bazı vilâyetlerimize saldırmaları, bizim Malatya ve Sinop’taki muhasarayı kaldırmamızı zaruri kılmıştır. İyi bil ki, atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülâgû Tatar’ından onbin Tatar’a vurup, Alâeddin Keykubât’a galip gelenleri mağlup etmiştir. Bundan sonra devlet idâre etme şerefine nâil olmuş, hil‘at kendisine verilerek, Allâh’ın lutfu ile Âl-i Selçûk’un yerine idareyi elde tutması isyân ve baş kaldırma ile olmamıştır. Osman Bey’in ilk culûsundan itibaren, dört tarafında bulunan kâfirlerle gece-gündüz iki yüzbinden fazla askeriyle cihat etmiştir. Bu saltanat yıldızımız bugün dördüncü tabakaya erişmiş ve şimdiye kadar fethettiğimiz kale ve kasabaların sayısı geçmiş sultanların hayalinden geçmesi dahi mümkün olmamıştır. Bizim nazarımızda; dünya ve içindekilerin kıymeti, Allah yolunda cihat etmenin yanında saman çöpü kadar değeri yoktur. Osmanlı askerine Abdullâh oğlu demekten fazlasıyla zevk duyarız. Çünkü bütün sahâbe-i kirâmın ataları kâfir iken, kendileri Müslüman oldular. Böyle müslüman olanlar, insafı olmayan müslüman-zâdelerden çok çok üstündürler. Siz Sivas’ı harap idüp, ehl-i İslâm’ın ırzını pâyimâl etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyorsunuz. Arapça ve Farsça gelen mektuplarınızda sertlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu. Âl-i Osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektuplarımız akıllı devlet erkânımızla yapılan istişâreler sonrası yazılmıştır.


Timur’un Yıldırım Bayezit’e gönderdiği 3. mektubu

Sungur Çavuş ve Hacı Bayezid ile gönderdiğimiz haberler doğrudur. Sizin küffârla savaştığınızı biliyoruz. Bu tarafta Gürcü kâfirlerle biz savaşıyoruz. Hem siz hem de bizler bu konuda mutluyuz. Bu durumun sayısız faydaları her iki tarafa olmaktadır. Yazdıklarımızda zerre kadar şaibe ve şüphe olamaz. Antlaşma kararı olursa, Mısır’la aramızda olanlardan ıslâh edici olunması isteğiniz uygun görülmemiştir. Çünkü ölen eski Mısır Vâlisi, elçilerimizden Irak ve Acem’in büyük saygı duyduğu Bahaddin Savcı’yı haksız yere öldürdü. Yine uzun süredir hapsettiği Gönültaş’ı serbest bırakması için elçi gönderdiğim halde isteğimi yerine getirmedi ve o günahsızı hiç endişe duymadan katletti. Biz Şam ve Haleb’e geldiğimizde, Mısır’da Hacı adındaki elçileri gelip haps olunan Otlamış’ı Haleb’e gönderelim dediler. Senin, şimdi Mısır Vâlisi olan kimseye oğlumuzdur demeni uygun görmedik. Onu Sultânu’l-Harameyn elkâbıyla anmanız doğru olmaz. Belki Mücâvirü’l-Harameyn demeye lâyık değillerdir. Bize dost olmayanı, kendinize yakın ve sevdiklerinize dahil etmeyiniz. Saltanat işleri nezâkete bağlıdır. Dikkat edilecek yönleri çoktur. Ahmed Celâyir şimdi Bağdat yakınlarına gelmiş, biz de oraya asker göndermişiz. Tekrar size taraf kaçar gelirse sahip çıkmayıp, bilâkis yakalayıp bize teslim etmeniz sizden isteğimizdir. Erzincan’a varıp, yerleri tahrip için şimdilik serhadda durularak elçilerinizin gelmesini beklemekteyiz.


Yıldırım Bayezit’in Timur’a gönderdiği 3. mektubu

Mısır hakimi ile aranızda geçen olaylardan dolayı bizim niyetimizi doğru anlamamışsınız. Biz arzu etsek Mısır’ı feth etmeye her zaman kadiriz. Ahmet Celâyir tekrar geri Osmanlı topraklarına gelirse, Kara Yusuf ile birlikte ikisini size teslim etmemi istemişsiniz. Biliyorsunuz ki Hûlâgu Dârü’s-Selâm’ı alıp İran’ın çoğunu eline geçirdiği sırada, halifenin amcası çocuklarından bir iki kişi Mısır’a Kâhire Vâlisi Baybars’a sığındılar ve onun himayesine girdiler. Hülâgu’nun Bağdat Vâlisi olan Karaboğa Noyan, Baybars’la cenk ettiler. Halifenin amcasını Mısır askeri sanıp, orada şehit ettiler. Kaçanlar şimdiye kadar Kâhire’de kaldı ve Hülâgû Han onları geri istemedi ve takip de etmedi. Şimdi bu dostunuz feleğin tokadını yemiş bir iki kişiyi himaye etmekle hatırınızı kıracak bir durum olamaz. Zira Hülâgû böylesine cüz’i şeylerden vaz geçmiştir. Muradımız Sivas ve çevresinden elinizi çekmenizdir. Bunu yerine getirmeniz güzel bir işaretinizin gereği olduğu anlaşılacaktır. Ancak her hâlde Allah’ın takdirinden kaçılmaz ve bizim kimseden korkumuz yoktur…


Timur’un Yıldırım Bayezit’e gönderdiği 4. mektubu

Şimdiye kadar sulh için çalıştım ve nihayet Sivas’a gelmem söz konusu oldu. Kâfire fırsat vermemek, İslam diyarlarını harap etmekten endişe edip, Şam tarafına giderek Mısır azizinden intikamımızı aldık. Sizin hasta olduğunuz hususu ağızlarda dolaşırken, biz bunu fırsat bilip dikkate almadık. Ancak siz fırsat bulunca bize bağlı olan Erzincan’a gelip valimizi rencide ettiniz. Adamımız olan Taharten(Muttaharten) sulhu sağlamak için sizin pişman olduğunuzu bize yazmıştır. Biz de güvendik ve sulh için antlaşmaya varılacağı umuduyla birkaç kez mektuplar gönderdik. Ama siz gittikçe artan bir katı tutum içerisinde oldunuz. Tâ ki biz ve askerimiz için kâfir ve kâfirden daha eşed kâfirlerdir demeniz sözü her yerde söylenir olmaya başladı. Elçileriniz olan Sungur ve Ahmed adamlarınız uzun süredir yanımızdadırlar. İslamlığımızı ve inancımızı biliyorlar. Hedefimiz Kefe ve Kırım yönüne iken, Şirvan’dan geri dönüp tekrar Erzincan’dan o tarafa varmak icap etti. Semerkand’da bulunan oğlum Muîneddin Muhammed Sultan Bahadır da askeri ile birlikte bana katılacaktır. İsteğimiz Erzincan’a varmadan ve askerimiz şehirlerinize girmeden önce Sivas, Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemâh’ın bize bırakıldığını sağlam bir ahit-nâme ile bildirmenizdir. Sulha muhalif değilim ve bağlıyım. Bu sulhun bir sûretini Mekke-i Mükerreme’de Bâbü’l-Harâm’da kapalı muhafaza olunsun ki, kimin bu sulha uyup uymadığı ortaya çıksın. Bu mektup Sungur, Ahmed ve Hacı Bayezid ile gönderildi.


Yıldırım Bayezit’in Timur’a gönderdiği 4. mektubu

Timûr-i köregen hazretleri, ilgi uyandıran antlaşmaya dair mektubunuz, ben Sivas’a geldikten sonra ulaştı. Ben bu sırada antlaşma hazırlığı içerisinde bulunuyordum ki; Nâgâh(vakitsiz saatte) sulha muhalif bir başka mektup Karaman fesatları elinden orduyu humâyûnumuza erişti ve antlaşmanın gecikmesine sebep oldu. Devlet erkânımızdan akıllı kişiler bu durumu şöyle değerlendirdiler. İkinci mektup ilk karışık dönem sürecinde yazılarak elçi ile gönderildi. Karaman topluluğu ki eskiden beri ocağımızın düşmanı olmuşlardır, bunlar elçimizi öldürüp, fitne iyice ayyuka çıkıncaya kadar mektubu sakladılar. Musâlaha olacağı ihtimâlini görünce, bu kez bazı rezilleri üzerimize gönderip bizi şüpheye düşürmüşlerdir. Rezillerin eline düşen mektubun gecikmesinin sebebi dahi biz olmadığımız hususu malumunuzdur. Bu durumu yaltaklanma olarak görürseniz hayır, asla düşmandan yüz çevirmek âdetimizden değildir. Sulh ve cengin cezası ve mükâfatı buna sebep olan tarafa aittir. Eğer bir kimse fitneye sebep olursa, Allah’u Teâlâ onun cezasını versin.

Kaynak olarak wikipedia dan almışım lakin vikipedia da yazı şuanda bulunmadığından eski bloğumu kaynak olarak göstereceğim. Yanlış bir bilgi yazmamak dileyiyle iyi günler dilerim.

KAYNAK

Ölmeden Önce Yaşamdan Sonra

Ölümle Buluşma

Gözlerimi açamıyorum. Göğsümden dışarıya sıcak bir su çıkıyor gibi. Ne olduğunu hiç bilmiyorum. Gözümü hafif bir şekilde açıyor, kirpiklerin arasından bakıyorum dünyaya, daha doğrusu kırmızıya bulanmış duvara. Nefes alamıyorum… Oksijen verin bana ! Sanki çevremdeki tüm oksijen , benle küsmüş bana yaklaşmıyor. Zoraki bir nefes aldım gibi oluyor onuda alırken göğsüm ağrımaya devam ediyor. Sanki 1 tonluk biri üzerine oturmuş gibi… Her beklediğim süre de göğüs kafesim parçalanır gibi ağrımaya devam ediyor.Elimin üzerindeki tüyleri bile hissediyorum ama elimi hissetmiyorum. Sanki hiç bir zaman olmamışcasına, elim karanlığın içine yuvarlanıp gidiyor. Diğer uzuvlarım da saçlarımda… Ne kadar da saçlarıma önem verirdim. Sahi bir daha hiç elliyebilecekmiyim arkaya doğru tarar gibi parmaklarımın arasında geçebilecek mi? saçlarım…

Vedaya B Mikro Saniye Kala

Yine o bir upte nefesi almaya çalışıyorum, çalışıyorum, çalışıyorum bana o boğazım ihanet edip son bir nefes dahi almama izin vermiyor. Kepenk kapatmış boğazıma laf anlatamıyacağımı anladığım an ellerim tekrar yerinde olduğunu anlamam bir oldu. Ellerimle boğazımı delip geçmek, onun kepenkinin kilidini yok etmek için hamle yapmaya çalışırken dünyadaki tüm yer çekimi benim üzerime binmiş gibi düm düz olmaktayım. Elimde kas hücresinin zevre miktarı kalmamış ki küçük bir hareket bile edemiyorum. Gözlerim iyice büyümekte sanki yerinden çıktı ve 360 derece bir kamera ile odayı görmekteyim. O gözüme doğru gelen doz tanesini görüyorum çekil demek üfleyip gitmesini istesem de o yer çekimi bıyığımdaki tek bir teli bile oynatmamı engellemektir. Yer çekimi gücünü bukadar iyi anlamama neden oldu ne kadar kuvvet li bile olsan dünyayı omzuyla kaldıran adam da olsa yine de gücü yetmez ezilmiş bir halde olur.

Çınlayan Dünya

Bir anda büyük bir çınlama sesi kulağımı ateşe atmışcasına yakarak gelmekte kulaklarım patlayıp akmış gibi hissediyorum. Ne oluyor bana ne hiç birşey anlamıyorum ne çırpınıp elim kolum oynamakta nede gözümü açmaktayım, hiç birşey anlamamaktayım. Güçlü bir süpürge bedenimi lime lime parçalayarak çekmekte gibi hissediyorum. Maffediyor beni bu olay her tarafımı aynı anda milyonlarca karıncanın dişi geçmiş gibi bir acıyla. Her hücremi tek tek güle güle demekte ruhum. Artık iyice kendimi kaybetmekteyim. Hiç birşey göremiyecek, takatimin dorukları emilmiş duruma düşmekteyim. Yavaşca alamadığım o bir tırnak arası doldurmaya nefes için bile artık geç olduğunu anladığım vakitte sonsuz deniz de bir kibrit çöpüyle ilerlemekteyim…

Nerede O Kara Lastiklerimiz?

O eskiden köylerde gördüğümüz hani plastikten yapılma çarıklar…

Hani o çıplak olmasa bile ayağımızın altında olan herşeyi hissettiren ayakkabı yok mu o. Hiç giydiniz mi bilmem ama benim giymişliğim vardır. Özellikle onu temizlemek için suya sokup cap cup diye gezinmek hoş bir yürüyüş olurdu benim için. Toz toprak kirletecek diye düşünmez, sanki bacağına kadar uzanan bir bot edasıyla yürüdük. Lastik ayakkabı bir terlikmiş gibi kullanılır ömrü arkası kırılıp kopana kadar olurdu. Lastiklerinizi giyip hiç top oynadınız mı. Bir çok kişi en ayrıntılı şekilde düşünüp topa vurabilmesini sağlamış yada kayıp düşmesine. Tabi şunu da söyleyeyim bir çok kişininde tırnaklarını kırarak topla olan mücadelesine ara verdirmiştir.

Artık köylere gitsekte çok nadir görebildiğimiz bir ayakkabı olup çıkmıştır artık. Öyle bir hal aldıki artık en fazla böyle nostalji yapan birisi sayesinde arabasının arkasında görebileceğimiz bir obje oldu çıktı. O kara lastiklerimiz…

Şansıma Küçük Bir Delikten Dünyayı Gördüm

Dünyaya neden insan bu kadar küçük bir yerden bakar? Bu kadar az yer kapladığımızdan mı? Yoksa kendini bu kadar küçük gördüğünden mi? Yada kendimizi mi hiç farketmiyoruz?

İnsan olarak bir delik bulmuşuz oradan bakıyoruz o delik karanlığa büründü mü akşamınız olup çıkıyor. Yada gündüzümüz… Az kafamızı kaldırıp o ışığın geldiği yeri merak etse insan elbet oradan da bir delik açıp dünyaya farklı bir yerden bakabilecek. Tabi bunla kim uğraşacak sonuçta o deliği delmek gerek. İnsan neden kendini bu kadar kapatıyor anlamıyorum. Ye, iç, işe git, uyu. İnsan böyle mi hayatını geçirmeli. Hiç sokağa çıkmadan sinemaya gitmeden özellikle kitap bile okumadan mı şu kısa ömrünü doldurmalı. Birde şöyle birşey var şans ya böyle bir hayat yaşıyor insan. Hiç çabalama o dediğim insan bir ekmek alsa yeter ona, ikinci ekmekle ilgilenmez sonuçta daha fazla kazanıp kazanamayana verebileceğini düşünmez. Yada şansıma böyle bir hayatım var. Şansıma zengin bir ailede doğmadım. Şansıma kız veya erkek doğmamışım gibisine laflardan bıkmaz usanmaz. Bilmezki o şans elinde olduğunu…

İnsan yanılır şansını değerlendirmeden hayatını bir düzenekle devam eder. Düzeneğinin üstüne çıkar borç a batık şekilde yaşar. Dünyasındaki o deliği borçlar kapatır zor gibi önünü keser sadece o ne olduğu belirsiz ışık kalır. Temizlemek gerek bazen ama temizlemez. Hep o dünyasında ne olduğu belirsiz bir hayat.

Hep bir düzen düzensizlikle boğulmak için…

Hayatımıza risk almadan yaşamak bence hayatı bitiren bir durum. En ayrıntılı bir şekilde planını yap ama bu plan bile bir risktir. Hayatını bu kadar körpe bir hale getirerek,ilerleyip bir adım yukarıya çıkarmayı düşünmemek bir aptallıktır. Önünü göremeyen bir aciz için oluşturmuş bir düzenektir hayatı kısıtlamak. Gereklimidir kısıtlamalar. Elbette ama uçurumun kenarındaysan kısıtlar, elbet kısıtla aşıksan kısıtla belli bir sınırın olması için kısıtla. Ama geleceğini güzelleştirebilecek şekil veren bir duruma kısıtlama getirmek. O deliği küçültme büyüt. Yaşamın diğer yarısında gör. Tek gözü kapalı bir hayata durma. 

mavi kelebek resmi

Kelebek gibi yaşadık durduk, Şu hayatı….

Kelebeğin Işık Sevgisi…

Şu bir günlük hayatım da.
Ampül arayıp durdum.
Onuda buldum.
Çarpıp durdum.
Yoruldum,
Işığın kesildiği yerde.
Dibinde,
kendimi buldum.


KAYNAK

İnsan Ve Kelebek

İnsanoğlu olarak… Hep hedefledik, hep ilerledik. O ışığı bulabilmek için.
Aslında orta da büyük bir ışık var, gittiğimiz nokta hep o.
İlerliyoruz koşuyoruz ,at gibi dört nala koşarcasına. O kadar çok efor sarfetiyoruz ki .
Sıcaktan başın dönüyor , uğraşlarınla kolunu kaldıramadığı hissediyorsun.
Pes etmek yok! Sadece ileri , ışığa dokuna bilmek için. Ne güzel tam dibindesin ışığın.
Eline avcuna almak üzerisin. O kadar hızlısın ki onu geçmekten korkuyorsun.
Işığın gücüne dayanabilmek için mecbur dahada hızlanıyorsun.
Ne için dediklerinde ışığım için diyorsun ve yoluna devam ediyorsun.
Tam o yakalama noktasına gelirken, sineğin camdan sekip geri gitmesi gibi,
sekiyor tekrar o görünmez duvara ilerliyorsun.

O kadar çok hızlanıyorsun ki o üc beş deneme hiç birşey diye.
Daha hızlı koşarak son gücünle nevruz kutlayan insanlar gibi, a
teşten atlamayı hedefleyerek ilerliyorsun. O çarpma kolunu kanadını kırıp.
Artık son bir çare ışığı seyretmeye dalıyorsun. Bakıyorsun etrafına…
Sadece ben denemedim diyor, için huzur doluyor. İçeriye girebilmiş insanları görüyor,
orada toz bırakmış gözleri kapalı huzurla yatmakta.
Hedef olarak o ışığı seçmiş başaranlar ve o ışığı seçipde başarısız olanlarla doluydu orası.
Duvarın bi tarafında yatan daha çok, daha fazla insan var.
Tabi gözünü açık tutabilen de biz vardık. Yakında göz feri sönene dek…


KAYNAK

Açıklama

Arkadaşlar daha demin anlattığım olayda insan olarak hep bir arayış hep birşeylerin peşine koşmaktayız. Hayal edip veya hedef koyup onu yapmaya çalışıyoruz.
Tabi bazı durumlarda daha farklı şekilde koyuyorsun hedefini anlamıyorsun bile.
O durumdayken de vücudun senin yerine hedefi belirleyip yapıyor.

Bazı durumlar hayatının hedefi olur ya. Sürekli engellere vurup durursun.
İşte burada onu anlatmak istedim. Bir kelebeğin o ampüle ulaşmaya çalışması gibi…
Sürekli çarpar kanatlarından pullar düşer ama giremez.
Bizde de hedeflerime gittiğimizde aynı durumu yaşıyoruz.
Hedefimize giderken kanatlarımızdaki pulları kaybediyoruz.
En sonunda o bıkkın aciz halimizle geri gelebiliyoruz. Yada sayborg halde devam ediyoruz.
Hiç kimse o güzel kanatlı kelebek olarak kalmıyor . Ya robot gibi bir hale alıyor.
Yada kolunu bacağını kırmış devam ediyor.


KAYNAK

Balkonda ki o kelebeğe teşekkürlerimi sunuyorum , konuyu yazmama vesile olduğu için.
Hayatını kaybettin, edebi olabilmek için.

yetenek de ne

Yetenek De Ne?

Merhaba yetenekli biri olarak konuşuyorum. Yeteneğimi bilmiyorum, ama konuşuyorum…

KAYNAK-1

Sahi yeteneğim nedir benim ?

Müzik mi?

Şu yaşıma kadar bir şarkı bile bilmiyorum desem yeridir. Bence bu benim yeteneğim değil, hemde sesimde kötü.

Peki Komik olmak mı?

İşte buna gülerim. Ancak bir pot kırdıysam komiklik yapmış oluyorum, tabi farkında da olmuyorum gerçi.

Zekam mı acaba benim yeteneğim ?

Pof pof notlarla geçmiş küçüklük,kopyalarla geçmiş bir zaman ve başarılı olmayan bir eğitim yaşantısı ne kadar da ezber dediğimiz bir sistemde okusak ta. Yine de zekamı göstermez bu ,sonuçta ezberim iyi değil. Bu konuyu da yeteneğim olarak göremeyeceğim gerçi zeka yetenek mi olurmuş.

Buldum galiba, resim yeteneğim iyi benim !

KAYNAK-2

Çocukluğumdan beri resim çizmeyi severim. İlk okulda çizdiklerime bakan arkadaşlarım hayranlıkla sanki bakardı. Nedenini de söyleyeyim, onlar cin ali çizerken benim cin alilerimin kafası U şeklinde olur legolar gibi bir çizim yapardım. Tabi şuanda hala o yetenek seviyesindeyim ama , o zaman ki yeteneğimle yine de başarılı sayılırmışım.

Daha demin fark ettim acaba yetenek dediğim şey doğuştan mı? Bende galiba ondan yok! Evet evet doğuştan yoksa o kadar kişi nasıl olacak kazanacak o kadar yeteneği. Sonuçta doğarken kazanılmasa kimse bir şey yapacak gücü olmazdı. Nede olsa şarkı söylemek Allah’ın bir lütfu.

KAYNAK-3

Birde şöyle düşündüğümde içimi kemiriyor bu düşüncelerim. Acaba o yetenek o küçücük çocuğun eline tutuşturulan bir tarak mıydı ki ?

Olması imkansız eline tarak tutuştursan ne olacak sonuçta sesi kötüyse tarağı eline alıp söylese ne olur. Buldum Ya da o yediği yumurta ve acılar! Sonuçta o kadar demediler mi acı biber sesi yanık yapıyor diye.

Yok ben bu müzik konusundan çıkamayacağım zaten sesimde kötü.

O kadar resim çizdim ben bunu bilirim herhalde bence resim yetenek değil. Ya da yetenek mi ? Sonuçta o kadar insan çizemiyor.Ne kadar denerse denesin , az daha iyisini çiziyor.

Belki de o kadar çizdiğim zamanı unutmuşumdur. Nede olsa 20 sene boyunca kalemi alıp hayal ederek onu yansıtmaya çalışmamışım gibi.Birde resim çizmek için dirsek çürütmemişim gibi konuştum daha demin. Kendimi kıyasladım kişiler hayatlarında resim çizmek için ne kadar zaman harcadığını unutuyorum. Ne kadar da aptalım gerçekten unutmuşum , resim bir yetenek değil ki. Çaba, hayal etmeyi geliştirmek ve çevrede gördüklerim değil mi? Zamanla oluşturduğum kabiliyetimi nasıl olurda yetenek işte diyerek onu küçük bir şeymiş gibi gösterebilirim. Sonuçta ben küçükken U kafalı cin ali yaptım.

KAYNAK-4

Şu şekilde söylemeliyim ;

Bir gün uyandım ve kolumun etrafını saran nur gibi ışıldayan ışık süzmesi parmaklarıma doğru akarak , oyunlardaki gibi parlak ve etrafında dönen bir halle o U şeklinde kafası olan cin aliyi yaptım çünkü yetenek dolup taşıyorum.

Yada şöyle diyebilirim;

20 yıllık sevgimle gidip o kalemi akıl balonum da olanları dürtükleyerek göstermeye çalıştım. Bu daha iyi gibi sanki en azından yoktan var etmedim olan şeyi sadece ortaya sunmak için 20 sene çalıştım.

Bence yetenek denen şeyler zaman azim ve severek yapmanın ürünüdür.Sonuçta ne kadar çok sevdiğin bir şeye kucak açarsan o kadar hızlı bir şekilde öğrenir o kadar başarılı işler verirsin. Eğer genden yetenek geçti demek doğru bir tanım değildir çevre faktörü girer burada. Çevre derken neyi kastediyorum burada ? Eğer çevrende sevdiğin kişiler polisse polis olmak istersin. Sonuçta birçok çocuk babası veya annesi öğretmen diye oda olmak istemiyor mu ? Tabi şu durumda var televizyon izlerken hayranlık uyandıracak bir şey izleyerek başka bir dalı kendine benimseyebilirler de. Bu çocuk sen ve beniz, biz bir eşyaya da hayran olabiliriz kendimizi ona göre geliştiririz. Ya da ondan veya onlardan nefret ederek sevebilecek bir şey bırakmayız. Yetenek çocuklara hayal gücünü geniş tutmakta başlar. Sonrasında da o hayal güçlerinde en çok ön plana çıkarttığı dala yönlendirmeyi bilmekte kalıyor.

Hatalı veya eksik bulduysan bana söyleyip düzelmem için bir fırsat verin. Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim inşallah yararlı olmuştur.

Paranın Kalitesi

Para düşündüğümüz kadar kaliteli midir?

Kaliteyi aslında bir televizyon ekranlarında almış gibi hissediyorum. Çocukken o evleri görerek, uşakların buz atıp getirdiği limonatayla hissetmişim galiba. Aslında paranın çokluyla bildim gibi geliyor, bana yaşamın güzelliği. Sonuçta ne kadar param olursa o kadar rahat bir şekilde yaşarım. Rahatlıkla kaliteyi karıştırıyorum sanki. Sürekli param çoğaldıkça yaşam kalitemin arttığını hissediyorum.Onun içinde çok çalışıyorum, çalışıyorum, çalışıyorum. Hiçbir işi önemsemeden daha çok kazandıran işleri seçiyorum.

Zamanında büyüklerimizde bunun için yönlendirmedi mi bizi ?

Neden bilmiyorum , dünyanın parası da geçse elime, işimi sevmiyorum. İşte iken zamanım boşa gidiyormuş gibi hissediyor, işte iken her boş geçirdiğim zaman benim en iyi zamanım o zamanmış gibi geliyor. Aklımı işte unutup evde çalışıyorum. Maaş günü tüm gücü elimde bulundurarak adımlarımı atıyorum. Ayın günlerini kuş gibi tek tek bırakmasıyla, o gücü eriyip bitiriyorum. Sonunda o güçten eser kalmıyor ,bütün kalitem o paranın cebime girdiği ilk hafta bitmiş oluyor. Sonrasında bir hiç olup çıkıyorum. Yada o bir haftayı bile yaşamadan kalitem cebimdeki para edasıyla, gözüm kapalı geziyorum. Doğrumu benim bu şekil de yaşamam kaliteyi, sürekli para da arayıp durmam. Belki de çocukken çizdiğim resim gibi tekrardan çizmeliyim. Gerçi para getirmez ki en ünlü ressamlar bile yaşarken kazanamamışlar ben mi kazanacağım. Sonrasında tekrar para peşinde koşuyorum hayat standartlarımı buna göre şekillendiriyorum.


KAYNAK-2

Yanlış Bir şey olduğunu hissediyorum ne? Acaba yanlış bir standartta mı ilerliyorum ?

…zaman geçiyor ve ömrümü sadece para kazanmak için çalışarak buluyorum. Yatakta canımı verirken hemde. Ömrümün sonun da son nefesimi verdim verecem. O anda kendime ne kadar acıdığımı hissediyorum. Hayatımı keşkelerle dolu bir hayat yaşamışım. Ömrümde harcayamadığım paralarla ısınmak istiyorum ama yapamıyorum. Üşüyorum üstümdeki battaniye yetmiyor gerçi birine seslenip yardım isteyecek gücüm bile yok. Sadece acı veren bir geçmiş aklımda dönüp duruyor.


KAYNAK-3

Çocukluğumdan başlayarak ne yapsam diye düşünüyorum. Elime verilen oyuncakların sınırıyla değil de, terliği elime alıp duvarı masayı yol yaparak sürmek isterdim.Tarağı bebeğim yapıp, terliği yatak yapmak ninni söyleyerek uyutmak isterdim. Daha da büyüdüğüm de, o kadar çok ders çalışmak veya aylak aylak takılmak yerine ,çok seveceğim işi bulmak ister.O İşte yaşadığım süre içerisine sığdıracak bir resme imzamı atardım. Öyle bir atardım ki ders çalışmamın kalitesini de arttırır aylak aylak geçmemi dünya turuna çevirirdi. Dünyanın en zengini olmak için uğraşmaz ,şu anın en zengini olmayı hedeflerdim. Kaliteli yaşadığımı göstermek için A marka araba,elbise,telefon gibi gösteriş yapabileceğim bir şeyden ziyade hayatta ne başardığımı koyardım. Başarım belki Dünyanın kudreti değilde 6 saat uyumam olur, gözleri görmeyen birinin yaya geçidinden karşıya geçirmem olur, belki de küçük bir çocuğa cesaretlendirebilecek bir söz veya bir sakız olurdu.


KAYNAK-4

Belki de yaşamımın kalitesini işimden zevk alarak cevremdekilere yardım ettiğimdeki huzurumla, kendimi bilgilendirerek, bir yemeği fazla yapmak yerine kendime yetecek kadar yaparak, cebime fazladan para değilde kendime yetecek kadar para olmasıyla kaliteli yaşardım. Yani ektiğim tohum kadar ürün alarak yaşarım. Kaliteli yaşamı paraya sahip olarak değilde yaşadığım zamanın değerini bilerek şu küçük zaman dilimini doldururdum.

Okuyum zaman harcıyan herkese teşekkür ederim